Onur'un defteri. | Taksim ve Kadıköy’de Sokak Müziği
261
post-template-default,single,single-post,postid-261,single-format-standard,qode-quick-links-1.0,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,qode_grid_1300,footer_responsive_adv,qode-content-sidebar-responsive,qode-theme-ver-11.2,qode-theme-bridge,wpb-js-composer js-comp-ver-5.2.1,vc_responsive

Taksim ve Kadıköy’de Sokak Müziği

İstiklal Caddesinde Caz tınısı

Beyoğlu’nun meşhur İstiklal caddesinde sokak müzisyenlerini gözlemleyebilmek için güzel bir gündü. Arkadaşlarla grup halinde okulda buluşup o bölgeye gidebilmek için yola koyulduk. Tarihi Taşkışla bölgesi ve Maçka arasında mekik dokuyan teleferikle kısa bir yolculuktan sonra Taşkışla’nın önünden yukarı doğru yürüyüp yine adını tarih sayfalarında sıkça göreceğimiz Gezi parkının yanından Taksim meydana çıktık. Önümüzde bir zamanlar binlerin ‘özgürlük’ çığlıklarını attığı ama şimdi yerini beton parke taşlarının kapladığı Taksim meydanı vardı. Meydanın İstiklal caddesine yakın olan kısmında metro çıkışı, solunda oteller ve bazı restoranlar sağında ise Harbiye’ye giden cadde yine parke taşlarıyla kaplıydı.

Arkadaşlarla birlikte Gezi parkının olduğu bölgeden İstiklal caddesine doğru yola koyulduk. Cadde’de parke taşlarının yenilenmesiyle ilgili çalışmalardan dolayı tramvayın geçtiği bölge demir engellerle kapatılmıştı. Kalabalık engellerin solundan ve sağından yürüyordu. Her gittiğimizde görmeye alışkın olduğumuz nostaljik tramvay işlemiyor, kepenk indirmiş sessiz mağazaların görüntüsü ise caddeyi bir hayli ıssızlaştırıyordu. Buna rağmen mart ayının ilk günlerinde baharın ılık güneşi caddeyi aydınlatıyor ve caddenin sağında ve solunda bir köşede oturup mendil satan çocuklar (Suriyeli olduğunu düşündüğüm çocuklar) ve onların önünden süratle geçen hafif bir kalabalık vardı.

Biz de bu kalabalığın içinde caddenin solundan ağır ağır yürüyerek, Tanzimat döneminde şaşaalı tiyatro gösterilerine sahne olmuş ve müzik direktörlüğünü Donizetti Paşa’nın yaptığı Naum Tiyatrosu’nun önünden geçerek Şişhaneye vardık. Şişhaneyi özellikle seçmemiştik ama caddenin sokak müzisyenlerini ağırladığı köşelerdeki tınılar bizi aşağıya Ziraat Sanat’ın önüne kadar getirmişti.

Caz melodilerini caddeden geçenlere duyurmaya çalışan biri kadın 4 kişiyi izliyorduk.  Gömleği ve ayakkabısı kahve tonlarında, fötr şapkalı, trompet çalan ve aynı zamanda grubun solisti solda ayakta duruyor, elindeki küçük megafonla şarkısını söylüyor, şarkının saz bölümlerinde de trompeti çalıyordu. Daha sonradan konuştuğumuzda bize Çek Cumhuriyeti’nden geldiğini söyleyecekti. Onun yanında siyah bol pantolonlu, kırmızı ince kazaklı ve yine fötr şapka takan akordeon çalan kadın vardı.  O da ayakta duruyor ve müziğin ritmine göre ayağını İstiklal Caddesi’nin yıpranmış parke taşlarına vuruyordu. Kadının yanında üzerinde panda fotoğraflı şapka takan, güneş gözlüklü ve küçük bir tabureye oturup, gitarını önünde duran büyük harflerle akorların yazdığı deftere bakarak çalan bir erkek vardı. Kendisiyle çok önceden tanışıklığımız ve paylaşımlarımız olduğunu daha sonradan fark edecektim.

Grubun kontrbasçısı da gitarcının yanında ayakta durarak parmaklarıyla telleri çekerek çalgısını icra ediyordu. Fötr şapka, güneş gözlüğü ve tişörtünün üzerinde geçirdiği deri bir yelek giyiniyordu. Grup üyelerinin çantaları ve eşyaları arkalarına ve yanlarına rastgele atılmış bir şekilde duruyordu. Grup, camında renkli harflerle “Ziraat Sanat “yazan binanın tam önünü küçük bir sahneye çevirmişti. Onları duyan cadde sakinleri; Öğrenciler, işçiler, turistler grubu bir halka biçiminde sarıp önlerinde duruyor ve bazıları da grubun biraz önünde duran içinde CD’lerin ve cd fiyatının 10 tl yazılı kağıtın olduğu küçük bir bavulu andıran kutuya bozuk para bırakıyorlardı. Biz de bu dinleyicilerin içerisinde yerimizi almıştık. Az sonra grup ara verince yanlarına doğru yanaştık ve grupla ilgili sorular sormaya başladık. O sırada grubun kontrbasçısı çalgısını kendisine siper ederek fötr şapkasını gözlerinin üstüne koymuş ve yerde uzanıyordu. Biz de grubun solistiyle konuşuyor bir taraftan da kendi aramızda aldığımız cevapları tartışıyorduk. Öğrendiğimize göre grup üyeleri gezilerde rastgele tanışmışlardı.

Grubun solisti grubun isminin “UninvitedJazzBand” olduğunu söyledi. Solist Çek, Akordeoncu kadın Asyalı, gitarcı Türk ve nereli olduğunu hatırlayamadığım kontrbasçıyla birlikte grup 4 kişiydi. Grubun sokak müzisyenliğinin dışında bazı festivallerde sahne aldığını ve geçimlerini bu yolla sağladıklarını solistten öğrendik. Biz solistle grupla ile ilgili bilgileri konuşurken gitarcı ise Türk olduğunu belli etmiyor bir yabancı gibi davranıyordu. Grup üyeleri su ve sigara gibi ihtiyaçlarını karşılarken biz de sohbetimizin sonuna gelmiştik. Onların performanslarını etkilememek için pek fazla soru sormamaya gayret gösterdik. Yeniden başlayan müzik ile tekrar dinleyici halkası oluşuyordu. Bazen grubun sağ tarafındaki inşaata doğru bir araba park ediyordu. Arabanın çıkardığı gürültüden müzik pek duyulmuyordu. Yine de metrodan çıkan insanlar ve caddede yürüyüş yapanlar grubu dinlemek için duruyor ve telefonlarıyla video ya da fotoğraf çekiyorlardı. Bazıları o kadar kısa duruyordu ki sadece video çekmeye gelmiş ve grubun ne çaldığını çok önemsemiyor gibi gözüküyorlardı. Bazıları da müziğe ve kalabalığı umursamadan grupla insanların arasından geçiyordu. Dinleyicilerin içinde müziğin ritmine kapılıp dans edenler ve dans ederek gruba bahşiş bırakanlar da vardı. Yandaki inşaatta çalışan baret takan işçiler kalabalığın arasından ya da ortasından elinde uzun tahtalarla geçiyorlardı. Bu duruma alışık olduğunu düşündüğüm grubumuz ise müziğe ara vermeden devam çalmaya ediyordu.

Grubu dinleyen kalabalık oldukça farklı kişilerden oluşuyordu. Bu kişiler; işten çıkmış evrak çantalı ve takım elbiseli bir erkek ya da bebek arabalarıyla gezen bir çift de olabiliyordu. Bazen de gruptaki müzisyenlerin arkadaşı olduğunu düşündüğüm kişiler (genelde sırtlarında çalgılarını taşıyorlardı.) gruptakilere el sallayarak geçiyordu. Şarkılar değişirken müziği dinleyen kişilerde değişiyor, bastonlu yaşlı bir amca grubun yanından geçerken kafasını kaldırıp bir bakış atıyor ve cebindeki leblebiyi yemeye devam ediyordu. Biraz sonra grup ikinci arayı verdi ve o esnada mavi yelekli (UNICEF görevlileri) kişiler toplanmış kalabalığa anket doldurmaya çalışıyordu. Aynı zamanda biri etraftakilerden para istiyordu. Grup ara esnasında rutin dinlenmesini yaparken caddeden geçen bazı kişiler küçük bavula para bırakmaya devam ediyordu. Para bırakan insanların bazıları gülümsüyor, bazıları dans ediyor, bazıları ise hiçbir ifade olmadan sadece para bırakıp uzaklaşıyordu. Arkadaşlarımın arasında grubun yanında yere oturup not alan, etrafa boş boş bakan, telefonuyla görüntü kaydı yapan ve grubu dinleyenlerle konuşanlar vardı. Bu sırada gitarcı bize doğru gelip sigara istedi ve sigarayı ben ikram ettim.

Grup üyeleri ara esnasında çalgılarını akort edip sigarasını içtikten sonra müziğe yeniden başladığında yeni bir kalabalık oluştu. Grubun solisti sakin bir şekilde şarkısını söylüyor ve aralarda trompetini çalıyor bazen de ıslanan trompetini silkeliyordu. Kontrbasçı çalgısını çalarken etrafa bakıyor gitarcı ise kalabalığı pek umursamaz tavrıyla çalgısını çalıyordu. Kontrbasçı ayağına takılı zille arada bir ritim tutmayı da ihmal etmiyordu. Akordeoncu kadın ise sağ eliyle çalgının körüğünü çekiyor sol elindeki parmaklarıyla da tuşlara dokunuyordu. Akordeoncu çalgısını çalarken gülümsüyor ve etraftakilere bakıyordu. Grubun solisti müzik devam ederken para bırakanlara ve cd alanlara teşekkür ediyordu. Grup bazen sadece enstrümantal müzik çalıyor bazen de sözlü şarkılar söylüyordu. Bulunduğumuz yerin çaprazında konsolosluğun önünde Kızılderili kostümü giymiş iki müzisyen de çalgılarını çalıyor ve onları dinleyen az bir kalabalıkta bulunuyordu. Aslında cadde de müzik yapan pek çok grup vardı. Ancak biz caddenin sonuna kadar yürüyüp belki de en eğlenceli bulduğumuz grubu dinlemeyi ve gözlemlemeyi seçmiştik

Kadıköy’de Sokak Müziği

28 Nisan Cuma günü etnografı ekibi olarak yola çıktık. Kısa bir vapur yolculuğundan ve öğle yemeğinden sonra bahariye caddesi üzerinde bakınırken birlikte çalan iki kişiye rastladık.  Akbank’ın önünde büyük bir palmiye ağacının altındaydık. İkisi de tabureye oturmuş erkeklerin biri santur diğeri de djembe çalıyor.  Santurcu şapka, küpe, renkli hırkası ve ciddi bir duruşuyla enstrümanını 2 çubukla çalarken ritimci ise ince bir kazak ile üzerindeki şişme polarıyla dizlerinin arasına aldığı djembeyi çalıyor. Djembenin üzerinde bant takılı ve djembenin kenarına tutturulmuş cowbell var. Arada bir cowbell’e vuruyor. Ritimcinin hemen yanında yerde kırmızı bir bez üzerinde pek kullanmasa da shaker duruyor. Önlerinde santurun kılıfı açık bir şekilde içinde biraz madeni parayla dolu halde duruyor. Grubu ilk gördüğümüzde 9/8’lik bir şarkı çalıyorlardı. Ardından ve bizim orada bulunduğumuz süre boyunca ederlezi, katibim, haydar haydar, dostum dostum, güzelliğin on para etmez gibi türküleri çaldılar. Bir süre uzaktan izledik. Onlarda şaşkınlıkla arada bir bize baktılar. Sürekli not alıp aramızda konuşmamız onları rahatsız mı etmişti?

Nihayet ara verdiler. Aramızda “haydi konuşalım” diyerek ufak bir “kim konuşacak” tartışmasından sonra yanlarına gittik ve aramızda yaklaşık 10 dakika sürecek bir sohbeti başlattık.

Djembeyi çalanın isminin Celal olduğunu sorarak başladık. Santur ve solistliği yapan “ismimi sen koy!” dedi. Djembeyi çalan Celal “Tugay, Tugay” diye ekledi.

Tugay “video falan yok değil mi? Sadece yazılı olarak röportaj verebiliriz dedi ve istemiyorum” diye belirtti.

Bunun üzerine onları rahatlatmak için bir sorun olmayacağını ses kayıtımın sadece bizlerin dinleyeceğini söyledim. Küçük bir sessizlik oldu ve Tugay “Sorularınıza geçelim” diyerek bu sessizliği bozdu.

İlk soruyu Ayça sordu “ne kadar süredir sokakta çalıyorsunuz?”. Tugay “10 senedir sokak müzisyeniyim.”

–           Ayça:  Birlikte mi çalıyorsunuz?

–           Tugay: Çeşitli gruplarla çalıştık. Sadece Kadıköy’de değil, İstiklal ’de de çalıyoruz.

–           Celal: 2 aydır birlikte çalıyoruz.

Ben araya girerek “Yaptığınız müziği nasıl tanımlıyorsunuz? Bir tarzınız var mı? Hep türkü mü çalıyorsunuz? Az önce ederlezi çaldınız” diye sordum.

–           Tugay: Türkü tarzı değil. Türkü bir tarz değil zaten. Türkü bizim var etmiş olduğumuz bir şey. Daha çok derlemeleri, unutulmaya yüz tutmuş türküleri çalıyoruz. Şu anki popüler kültür almış başını gidiyor. Sadece türkü değil bütün bölgelerin müziklerini de çalıyoruz. Kürtçe, Süryanice, Lazca gibi dillerde şarkılar çalıyoruz. Kullandığımız enstrümanın da ses alanı belli. Makamsal olarak da sıkıntılı. Ara verdikçe (müzik arası) birkaç makama akortlayabiliyoruz.

–           Grubunuzun ismi var mı? Cd’niz var mı?

–           Grup ismi yok. Cd’miz var. Normalde grup olarak 4-5 kişiyiz. Herkesin farklı işleri olabiliyor. Konser zamanları birlikte çalıyoruz.

–           Nerelerde çalıyorsunuz?

–           Biz gezginiz. Sadece Kadiköy değil. Yazları İzmir, Antalya, Eskişehir…

–           Ayça: Sosyal medyada sayfalarınız var mı?

–           Tugay: Aslında grubumuzun ismi Seyr-i Cem.

Araya Celal giriyor: Ben grupta değilim. Bazen gruptan ayrı olarak 2 kişi çalıyoruz. (Birlikte grup olmadıklarını sadece çalacakları zaman buluştuklarını anlıyoruz.)

–           Tugay: Ben grubun solistlerindenim. Orada gitar ve başka enstrümanlar çalıyorum.

Celal tekrar araya giriyor: Yaptığınızda amaç ne olacak? (Bizi kastediyor).

–           Biz bütün verileri toplayıp, dersin amacı doğrultusunda analiz ediyoruz.

–           Tugay: Sokak müziğini açıklamak isterseniz; Sokak müziği insanlarla bir araya gelme noktası. Mesela mekân müziğine her zaman karşıyız.

–           Çisem: Mekânda çıkmıyor musunuz?

–           Mekân derken kendi dinletilerimizi vermek için konser veriyoruz. Mekân sahipleri sadece popüler, piyasa müziklerini istedikleri için onu yapmak istemiyoruz.  Onlara “Bizim tarzımı bundan ibaret” dediğimizde olmuyor. İşin içinde ticaret var. Benim kendimi bulduğum en iyi ortam sokak. Başka bir yer değil.

–           Ben araya girerek: Peki engellemelerle karşılaşıyor musunuz?

–           Tugay: Sokak başlı başına bir başkaldırış zaten. Onlar Onlar… Ötekileştiriyorum onları… Bize karşı ön yargıları var. Yapmış olduğumuz müziğe karşı. Türküler dokunmaya başlıyor insanlara. Polis ve zabıtadan bahsediyorum. Çoğu kez Taksim’de İstiklal ‘de şu an müzik yaptırmıyorlar. Çünkü her şeye yasak hale getirilmiş.

–           Çisem: Neden?

–           Araya 2’liyi dinleyen dinleyici giriyor: Neden olacak. Ülkenin kültürü yok ediliyor. Bunu sormanız bile…

–           Çisem: Hayır ama enstrümanda bir kısıtlama var mı diye…

–           Dinleyici: Enstrümanda da var. Müzikte de var. Hepiniz….

–           Çisem: Enstrüman olarak ritimde deyince ritimin özel bir yasaklaması mı var diye düşünmüştüm.

O sırada dinleyici söylenmeye devam ederken Tugay konuşmaya devam etti.

–           Tugay: Amfi ve ritim kesinlikle yasak. Onlara göre ses desibeli yüksek geliyormuş. Bizde onlarla çoğu kez bilimsel olarak konuşmaya çalışıyoruz.  Desibelini ölçün diyoruz. Böyle sorunlarla hep karşılaşıyoruz zaten. Örneğin; Kendi kültürümüzü yansıtmaya çalışıyoruz. Deyişler ve Kürtçe… Bunları söylediğiniz zaman direk hedef oluyorsunuz.  Hemen müdahaleler oluyor.

–           Celal: Dinleyiciye de yasak diyorlar. Dinleyiciler kalabalıkken bize kaba davranamıyorlar. Korkup gidiyorlar. Dinleyicilerin gitmesini bekliyorlar ve sonra bize sert tavır gösteriyorlar. İşte neymiş işte biz bunlara vurursak çok ceza alırmışız ama bize karşı egolarını tatmin etmek için kabadayı şeklinde davranışlar yapıyorlar. Biz alttan almaya çalışıyoruz. Bazen de yapmıyoruz bu işi bu yüzden yapmıyoruz. Bir “Lan” kelimesine bile kızdığımız için çıkmak istemiyoruz.

–           Tugay: Yani üzerimizde psikolojik bir baskı var. Süreçten dolayı… Son 3-4 senedir oldukça baskı var. Özellikle İstiklal ‘de büyük sıkıntılar yaşadık. Enstrümanlarımızı aldılar birkaç kez. Ceza da yazıyorlar. Yani yıldırmak istiyorlar. Burada da 5 aydır müzik yapıyoruz. Burada da sıkıntılar yaşıyoruz. Mesela esnaflar şikâyet ediyor. Bize geldiklerinde şikâyet edenin kim olduğunu öğrenmek istiyoruz. Söylemiyorlar…

–           Celal araya girerek; “Hırsızlık yap! bunu yapma! diyenler bile oldu bana.”

–           Tugay: Burada ben 15 tane zabıtaya karşı bayağı mücadeleler verdim.  (Bu esnada arka planda Celal, Çisemle konuşmaya devam ediyor.) Sesimi yükselterek herkesi toplamaya çalıştım. Bu ülkede sokak müzisyenliği yapmak çok sıkıntılı ama ona rağmen sokak müziği yapmaya devam edeceğiz.

–           Ben: Kendinizi en özgür hissettiğiniz alan sokak mı?

–           Tugay: Tabi ki… Ticaret kısmını çok önemli değil ama her şeyin bir karşılığı var. İnsanlar duyarlı olduklarında ellerinden gelen desteği veriyorlar. Bizim önceliğimiz kaybolan. Kaybolan bir şeyler… Sokaktaki o kültür kaybolacak… Sokağın nabzı değişiyor. Şimdi düz bir sokakta şöyle bir yürüyün. Hiçbir şey yok… Müzik yok. Sadece insan sesler ve araç sesleri. Ancak müzik olduğu zaman kötü ya da iyisinden bahsetmiyorum en azından insanların yüzünde bir tebessüm oluşuyor. Bu bizim için büyük bir şey. Farklı düşünceden insanları bir araya getirme olanağı vad ediyor.  Bizim için enerji vaat eden bir şey.

–           Çisem: Peki aslen nerelisiniz?

–           Tugay: Kendi lügatimi kullanacağım. Dersimliyim. Tunceli demek istemiyorum. Arkadaşta nereliydin? (Burada birbirlerini çok iyi tanımadığını anlıyoruz.)

–           Celal: Siirt. Görmedim pek.

–           Tugay: O biraz yozlaşmış. Siz de işin içindesiniz. (bize bakarak). Bende konservatuar 2. Sınıftan terk ettim. Bazı nedenlerden dolayı. O nedenleri belki tahmin edersiniz.

–           (Ben): Hangi okuldan?

–           Tugay: Burada. ımm… şeyde… İTÜ…

–           Biz de İTÜ’deniz.

–           Tugay: O ne güzel. Selam dostlarıma… Şimdi hangi hocalar var?

–           Hangi bölümdü sizin?

–           Tugay: Ben ilk İzmir’deydim. Orada enstrüman yapıyordum.

–           Gonca: Ege’de miydin? Haa. Oradan geldin.

–           Tugay: Oradan geldim. Sürüne sürüne geldik bu taraflara.

–           (Ben): Burada da enstrüman yapım bölümünde mi okuyordun?

–           Tugay kısık bir sesle: Evet. Okuldan sonra biraz ara var. Ama müziği bırakmadım hiç. Çünkü tek…

–           Gonca: Ne düşünüyorsun peki? Okulu bitirsen daha farklı olur muydu?

–           Tugay: Hiçbir şey olmayacaktı.

–           Gonca: Bir işe yaramayacak mıydı?

–           Tugay: Yok bir işe yaramamak değil. Şu anda da kendimi geliştiriyorum mesela. Ana çalgım kopuz ve cura. Bunların üstüne bayağı yoğunlaşmıştım. Başka işlerle de uğraşıyorum. Sadece sokak değil. Bazen kendi yöremdeki sanatçılarla çalıyorum.

–           Gonca: Enstrüman yapıyor musun peki?

–           Tugay: Evet. İstiklal ‘de arkadaşımız var. İşte… Sazende saz evi diye… Beraber orada…

–           Gonca: Yapıyorsunuz?

–           Tugay: Yardımcı oluyorum. Öyle işte.

–           Gonca “Sorusu olan var mı?” diye bize seslendi ardından Tugay “Şimdi herkes 5 lira verecek kişi başı.”

Gülüşmeler oluyor sonrasında Tugay “Sokak müziği değil sokağın müziği” diye ekledi. Ardından ritimciyle aramızda geçen kısa bir diyalogdan sonra çalgı koleksiyonu yaptığını söyledi. Tugay’ın deyimiyle “kendi setupunu kuruyor”. Aranın fazla uzadığını ve teşekkür edip, ayrılmamız gerektiğini konuşuyoruz.  İlk başlarda konuşmaya yanaşmayan, ismini bile vermekten çekinen Tugay ve Celal ile dolu dolu bir sohbet yaptık. Tugay bize güvenmiş miydi? Yoksa her şeyi doğru söylemedi mi? Bu soruları yanıtlayamasak da onlara teşekkür edip kısa bir süre daha dinledikten sonra alandan ayrıldık.

 

No Comments

Sorry, the comment form is closed at this time.