Onur'un defteri. | Bir dinleyicinin gözünden “Karadeniz Müzikleri”
377
post-template-default,single,single-post,postid-377,single-format-standard,qode-quick-links-1.0,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,qode_grid_1300,footer_responsive_adv,qode-content-sidebar-responsive,qode-theme-ver-11.2,qode-theme-bridge,wpb-js-composer js-comp-ver-5.2.1,vc_responsive

Bir dinleyicinin gözünden “Karadeniz Müzikleri”


Karadeniz Müziği, özetle; müzik piyasasının hegemonyası altında şekillenen, üretilen, popüler kültür etkisinde sunulan müziktir, diyerek yazıma başlamak istiyorum. Bu yazıda biraz kendi hikayemden bahsedeceğim. Hikayem derken; benim bu müzikle tanışma sürecimi kastediyorum. Önce bir dinleyici, daha sonra da bir müzikolog penceresinden fikirlerimi paylaşacağım.

Not: “Karadeniz Müziği” esasında müzik piyasasında tanımlanan bir başlıktır.

90’lı yıllarda küresel dünyanın bir ferdi olarak hayata başladım. O günleri hatırlayacak olursak “World Music” başlığının tartışıldığı zamanlardı. Özellikle yerel müziklere büyük bir ilgi vardı. Çocukluğumda ben de bu merakı paylaşıyordum. Zuğaşi Berepe, Birol Topaloğlu ve 2000’li yıllarda “Gülbeyaz” dizisiyle birlikte Kazım Koyuncu. O zamanlar İsmail Türüt ve Davut Güloğlu da çok meşhurdu. Daha sonra Hülya Polat, Cimilli İbo, Volkan Konak. Tabii onları da dinliyordum. Ama beni en çok yansıtan, kendimden bir parçaymış gibi hissettiren müzikleri, Birol Topaloğlu ve Kazım Koyuncu’da buluyordum. Geleneksel tınıyı duyabileceğiniz ancak nispeten melez soundlardı. 

Daha sonra dışarıda eğlenecek yaşlara geldiğimde yıl 2009’du. Marsis, Karmate, Nena, Gurgula, Teona, Erdal Bayrakoğlu gibi isimler sahnelerdeydi. Kazım Koyuncu’nun vefatından sonra boşluğu bu isimler dolduruyordu. Bu grupların soundu Karmate hariç rock ile beslenen altyapıya eşlik eden tulum ve kemençe idi. Karmate diğerlerine göre Birol Topaloğlu’nun müziğine yakın bir tarz benimsemişti. Tabi bazı gruplarda farklı çalgılar görmek mümkündü. O günleri şöyle bir hatırladığımda gittiğim konserler genelde yoğun bir kalabalıkla doluyordu. Konser aralarında horon oynanıyor bazen de konserler bittikten sonra İstiklal caddesinde bu gösteri devam ediyordu. 

Gruplar ilk başlarda geleneksel şarkıları alıp, yeni yorumlarla düzenleyip, dinleyiciye sunuyorlardı. Her albümde en az 3-4 Lazca şarkı, 1 Hemşince, 1 Gürcüce diğerleri yöre ağızlı Türkçe şarkılar olarak duymak mümkündü. O günlerin albüm repertuarları bu şekilde  kurgulanıyordu. Hatırlarsanız 2010 yılında ‘Demokratik Açılım’ gündemi yoğundu. Yine 90’lardaki gibi yerele yönelim popülerdi. Müzik piyasası da Karadeniz müziklerindeki cevheri keşfetmiş, peşini bırakmıyordu. Süreç devam ederken gruplar dağılıyor, yenileri kuruluyor, bazen de solistleri kendi ismiyle görür oluyorduk. Türkiyedeki grup müziğinin kaçınılmaz sonunu Karadenizliler de yaşıyordu. 

Bu gelişmeler devam ederken albüm repertuvarları da değişmeye başladı. Önce farklı dillerdeki şarkılar elendi. Horon ağırlıklı olan soundlar yerini yavaş tempolu, aşk ve acı duygulu şarkılara bıraktı. Pop ve arabesk, otantik ve rock sounda tercih edilir oldu. Yenilik çabası altında geleneksel müzikle bağdaşmayan bir yığın şey yapılıyordu. Gerçi kimsenin geleneksel müzikle bir bağ kurmak gibi bir derdi de yoktu. İlk başta bir basamak olarak kullanılmıştı. 

Günümüze geldiğimizde bir dinleyici olarak yeni çıkan şarkılara ve albümlere baktığımda popu ve arabeski duyuyorum. Hatta bazı yöre ağızlı şarkılar İstanbul Türkçesiyle okunup elektro-arabesk altyapısıyla da söyleniyor (https://youtu.be/_WRQu3X7UVc). 

Belki Karadeniz müziklerinin geleceği piyasanın kontrolündeki rolünü sağlamlaştırıyor. Belki de bir ihtimal bu müziği olduğu gibi yapanlar daha sonra doğal gelişim sürecinde bu müzikleri geliştirecekler. Kim bilir?

No Comments

Sorry, the comment form is closed at this time.